
Bugüne kadar Türk Milliyetçiliği üzerine yazılmış her yazıda (bu yazılara bizim okuduğumuz iki makale de dahil olmak üzere) genel olarak milliyetçiliğin ortaya çıkışından itibaren Türk kimliğinin oluşum sürecine olan etkileri ve bu etkileşimler sayesinde evirilip has bir Türk milliyetçiliğine geçişi kısaca özetlenmiştir. Göçek ve Akçam makalelerinde Osmanlı aydının imparatorluk topraklarına isyanların ve savaşların etkisiyle giren bu kavramı değerlendiriş biçimlerine yer verirler. Bu dönemdeki bir çok aydın Türk Milliyetçiliğini diğer bütün kurtuluş vadeden seçeneklerle birlikte uzunca bir süre irdelemiştirler Yusuf Akçura'nın Üç Tarz Siyaset çalışmasında Osmanlı'nın bekasını sağlamasında etkili olabilecek olan üç çeşit siyasi düşüncenin (Pantürkizm,Panislamizm,Osmanlıcılık)dönemin şartları göz önünde bulundurulacak olursa oldukça mesafeli ve pragmatik bir şekilde değerlendirmesi ,milliyetçiliğin o dönemki algılanışı üzerine bize genel bir fikir verebilir.
Milliyetçiliğin ideoloji olarak temellerini sorguladığımızda "Öteki" kavramına diğer bütün ideolojilere nazaran çok daha yoğunlaştığını hemen görebiliriz. Milliyetçilik "Öteki’nin" varoluşundan güç olan ve onu düşmanlaştırırken aslında kendine de yakın tutan oldukça kırılgan bir yapıya sahiptir. Zira tarihsel olarak Türk milliyetçiliğini besleyen "öteki" kavramına baktığımızda bu kavramın hiç bir zaman tek bir grup veya topluluk veya Türk milliyetçilerine göre "tek bir tehlikeyle" algılamak mümkün değildir. Akçura ve Göçek makalelerin de ayrıca Türk milliyetçiliğinin doğuş aşamasında kendisine belirlediği ötekine de atıfta bulunurlar. Bir çok milletti içinde bulunduran bir imparatorluğun dağılış sürecinde "ötekini” belirlemesi elbette ki zor olmamıştır. Murat Belge, Türkiye'de Zenofobi ve Milliyetçilik adlı makalesinde Türk halkının ötekini belirleme sürecinde dinin etnisiteden çok daha belirleyici oluşuna vurgu yapar . Bu açıklamadan yola çıkarak aslında o dönemki Türkler arasında Müslüman bir Arnavud’un İstanbullu bir Yahudi’ye oranla benimsenebilme ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu düşünebiliriz. Yine de bir imparatorluğun çöküşüne tanık olan ve daha önceden kaybedilen bir çok savaşla yenilmişlik duygusunu içinden bir türlü atamayan Türk halkının yine Belge'nin de belirttiği gibi kendine ötekini seçerken azınlıkları Batıya kıyasla daha yakın baktığını söyleyebiliriz. Araya giren kurtuluş savaşı sonrasında azınlıkların bu kıyaslamada batıyla eşitlenmesi erken Cumhuriyet döneminin resmi ideolojisinin bir parçası olarak da düşünebiliriz. Burada kanımca dikkat edilmesi gereken en önemli sorun “ötekinin“ilk olarak batıyla indirgenişi ve bu indirgeniş sürecinde batıya olan nefret ve hayranlık arasında gidip gelen bir ruh halinin ürettiği hastalıklı politikalardır. Gerek imparatorluğun son günlerinde olsun gerekse erken cumhuriyet döneminde olsun,batının Türk milliyetçiliğini algılarken hem nefret edilen hem de ulaşılmak için çaba sarf edilen bir kimliğe sahip oluşu , Akçam'ın belirttiği saldırgan milliyetçiliğin en temel sebebi olarak görülebilir. Bir tür aşağılık kompleksiyle kendini tanımlamaya çalışan erken dönem Türk milliyetçilik anlayışının ileri ki dönemlerde bu hissi bir kenara atabilmesi elbette ki mümkün olmamıştır. Tek parti iktidarının sona ermesiyle birlikte ilk defa egemen ideoloji , farklı milliyetçilik tanımlarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu kısa süreli şok aslında daha sonrada iktidarın gözünde devam edecek olan ilk sarsıntılardan biri olarak anılacaktır. Milliyetçiliğin kazanılan bir zaferle dozunu arttırması ve kendini kitlelerin gözünde kolayca meşrulaştırması elbette ki kaçınılmazdır. Naci Bostancı Bir kollektif bilinç olarak milliyetçilik adlı kitabında savaşların,büyük iç karışıklıklardan ötürü cemaatleşme ve iç ilişkileri sıkılaştırma dayanışma duygularının hayati önem taşıdığı olağanüstü zamanlarda imgelerin , liderlerin ve tabi ki ırkın nasıl kutsallaştırıldığını açıklarken türk milliyetçiliğinin halkın gözünde nasıl meşrulaştırıldığını da bize özetler.
Yine Osmanlılık geçmiş olarak bir çok onur kırıcı yenilgi ve hatayı barındırdığı için çok kısa zamanda alternatif Türk tarihi senaryolarının hızlı üretiminin ertesinde korkulması ve aslında tamamen unutulması gereken hayaletimsi bir imgeselliğe geçiş yapmıştır. Burada hatırlanması gereken en önemli tezlerden bir tanesi Zafer Yörük'ün Politik Psişe Olarak Türk Kimliği adlı makalesinde bahsettiği Freud'un Verleugnung (inkar) terimini "öznenin,travmatik bir algıyı tanımayı reddetmesinde gözlemlenen belli bir savunma tarzı" karşılığı olarak kullanılan inkar ,kastrasyon kompleksiyle ilgili bir terim olmasıdır. Yörük'ün bu makaledeki en önemli savı Türk politik söyleminde semptomatik geri dönüşlerin sürekli saptanan psişik inkar operasyonuyla sembolik düzenden sürekli dışlanan ,kovulan ,hiç ortaya çıkmamış gibi unutulmaya çalışılanın ,Türk kimliğinin sembolik kuruluş anını önceleyen travma olarak imparatorluğun çözülme ve yıkılış süreci olduğudur. Milliyetçiliğin devletin resmi söyleminin bir parçası haline gelmesinin ertesinde Nuray Mert'in de tanımlamasıyla Demokrat Partinin ,Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına karşı tüm tepkilerin bileşkesi olarak görülmesi bize burada Türk siyasal tarihinde" egemenin" kendini yeniden tanımlayış sürecini anlamamıza yardımcı olacak bir bakış açısıdır. Mert'in Demokrat Partinin iktidara gelmesindeki sebebi Cumhuriyet devrimine karşı gelişen kültürel bir tepki veya küskünlük olarak görmesi ve bu küskünlüğün birincil sebebi resmi ideoloji olan ulurculuğun yani kurtuluş savaşı milliyetçiliğinin fazla seküler kalmasına bağlayışı ,resmi ideolojinin tanımlamaları dışında farklı milliyetçilik anlayışlarının da artık varolduklarının sorgulanmaz bir gerçek oluşunun aslında egemen ideoloji tarafından algınaşının ilk örneği olması açısında oldukça önemlidir. Yine Naci Bostancı'ya göre Türk milliyetçiliği ve diğer bütün milliyetçilikler kendilerini mümkün kılabilecek her tür toplumsallıkla işbirliği yapmaya hazır pragmatik temeller üzerinden hareket etmektedirler. Bu açıklamadan yola çıkarak Türkiye’de egemen ideolojinin Türk Milliyetçiliği'ni tekeli altına aldıktan sonra onu kitlelere ulaşabilmek ve dönemsel çalkantıları atlatabilmek için oldukça faydacı bir prensiple nasıl genişleterek kitlelere hitab edebilidiğini de sorgulamamız gerekir. Bu yüzden Gunter Seufert'in Türkiye'deki askeri darbeleri Türk milliyetçiliğinin tanımı üzerindeki tekelini yeniden ele geçirme çabaları olarak algılayışı bize Türkiye'de ordunun milliyetçiliğin merkezinde yer alan en önemli unsur olduğunu gösterir. Türk milliyetçiliği her darbe sonrası egemen ideoloji tarafından içerideki her türlü alternatif söylemi etkisizleştirmek adına farklı anlamlarla kendini yenilemiştir. Bu yenileyiş sürecini incelemekte fayda var . Soğuk savaş sırasında bütün dünyada artan kommunizm etkisi erken cumhuriyet döneminde çok yoğun olmasa da 1960'lar ve 1970'lerde artarak Türk Milliyetçiliği'nin kendini yapılandırmasında ki en önemli "öteki" simgesi olarak yer edinmiştir. Kommunizm’e karşı verilen savaş Türk milliyetçiliğinin bir kez daha farklı ve bir o kadar da saldırgan bir kimlik kazanmasına sebep olmuştur. 1980 darbesiyle egemen ideolojinin kontrolünde ki türk milliyetçiliği (burada ordunun etkisi yine oldukça fazladır ) milliyetçiliğin açılımını daha fazla kitleye hitap etmek adına Türk -İslam senteziyle genişletmiştir.
Egemen ideoloji tarafından Türk-İslam senteziyle genişletilen milliyetçilik anlayışının daha önceden Demokrat Parti ve Adalet Partisi dönemlerinde olduğu gibi bu sefer de Refah Partisi aracılığıyla farklı bir ötekiyle karşılaşması(söz konusu öteki burada toplumda artan İslami kesimdir ) bu ötekinin bu sefer egemen ideolojinin kendi hatalarının sonucunda hortlaması , tekrar kontrol mekanizmalarının devreye girmesine sebep olmuş ve 28 şubatı yaratmıştır.28 şubat erken cumhuriyet dönemindekine benzer özellikler taşıyan katı bir laiklik söyleminin hızla artmasının başlangıcıdır. Hugh Seton Watson 'ın ulus devlet adlı kitabında bahsettiği Milliyetçilik dinlerin yerini alan yeni bir dindir ve yine milliyetçilerin anladığı anlamda millet bir tür tanrıdır. İslam'ın artan etkisiyle mücadele o dönemki egemen ideolojinin Watson'nın da bahsettiği millet tapınıcılığına geri dönmesiyle başlamıştır. Burada bahsettiğim mücadele Yıldırım Türker'in 20 Mart 2006 tarihinde yazdığı Türküz,Çılgınız ,Artiziz adlı köşeyazısında aslında çok net bir şekilde özetlenmiştir."ıÜüYakın geçmişimize bir bakacak olursak; 12 Eylül döneminin ancak şimdi gülebildiğimiz uygulamalarını, MHP'nin şehir sokaklarında bayrak dağıttığı günleri, sokaklarını travesti sakinlerinden temizlemek için camlarına bayrak asanları, orta yerde namütenahi bayrak sallayan, bayrak öpen Türk popçularını, yıkıma direnmek için ihtilaflı binaların tepesine bayrak asan müteahhitleri unutmaya imkân bulamadığımızı fark edeceğiz. Türk bayrağı, yıllar boyunca her çarpık mülkiyetin, her sahtekârlık kalesinin burcuna dikildi durdu. Barışın güvencesi olmaya yakışacakken savaşın kışkırtıcısı olarak dalgalandırıldı" . Türker aslında bu cümleleriyle bayrak ,marş ve anma günleri gibi sembolik değer taşıyan öğelerin egemen ideoloji tarafından nasıl kullandıldığına da dikkat çeker. Bu sembollerden en önemlisi kuşkusuz Atatürk'tür. Etienne Copeaux Türk Milliyetçiliği: Sözcükler ,Tarih ,İşaretler adlı makalesinde , Türk siyasi hayatının en büyük problemlerinden birini ulusun simgelerinin kutsallaştırılması olarak görmektedir. Millettin kutsal karakteri simgelerinin ,ikonalarının ve kahramanı Atatürk'ün üzerine sinerek kaybolduğunu belirtir. Burada Copeaux'ün da bahsettiği şoven milliyetçilik aslında Kemalizm söylemininin her türlü ideoloji tarafından nasıl farklı şekillerde sindirildiği ve sonunda sadece geçerliliğini kanıtlamak adına araçsal bir şekilde kullanılışını da anlatır. Günümüzde de devam eden yarı tanrısallaşmış Atatürk kavramının toplum tarafından algılanışı artık doğallaşmıştır. Burada bahsettiğim doğallaşma beraberinde anlamın yitimine de sebebiyet veren bir süreci de başlatmıştır.
Yine Akçam'ın yazısında da değindiği yok olma korkusu günümüzde de egemen ideoloji tarafından kitlelerin " milli" duygularını sürekli beslemeye yönelik her defasında gündeme getirilmeye devam ediliyor. Generallerin ve iktidardaki liderlerin ayrıca bazı basın ve yayın organlarının sürekli Türkiye'nin jeopolitik yapısına dikkat çekerek ,çevreden gelebilecek her türlü tehdide karşı nasıl savaşmamız gerektiğine yönelik beyanatları derin bir güvensizliğin izleri olarak da algılanabilir. Yok olma korkusunun tetiklemesiyle imparatorluğun yıkılış süreciyle başlayan Sosyal Darvinizm politikaları (Hasan Ünder'in Türkiye'de Sosyal Darvinizm Düşüncesi adlı makalesinde de belirttiği gibi)"Devleti nasıl kurtarırız?","Nasıl ayakta kalabiliriz ya da yok olmaktan kurtulabiliriz?" sorularına cevap arayarak günümüze kadar devam etmiştir. Kürt sorunu bu noktada Sosyal Darvinizm’in katkılarıyla "devletin bekası sorunsalını" besleyen yeni bir öteki kavramı haline gelmiştir. Son olarak hala devam etmekte olan Batı hayranlığı -Batı düşmanlığı arasındaki milli gidiş gelişlerimizi en iyi yansıtan süreç kuşkusuz Avrupa Birliği'ne giriş sürecimizdir. Bu süreç zarfında bazı merkez sağ partilerinin kendi çıkarları doğrultusunda Batıyı hala "ötekileştirmeleri" türk milliyetçiliğinin geçmişiyle bugünü arasındaki benzerliğin en göze çarpan özelliklerinden bir tanesidir. Bu sebeple Göçek ve Akçam'ın makalelerinde bahsettikleri Türk Milliyetçiliği gelişimini farklı "ötekiler" üzerinden geliştirse de yapısal olarak hala bütün özelliklerini korumaktadır. Öyle ki Türk milliyetçiliği günümüzde toplumun her kesiminde farklı ötekilerin simetrisiyle kendini defalarca üretmeye devam etmektedir. Bu yüzden kanımca bir tip "Türk milliyetçiliği" yoktur .Cemil Koçak'ın Kemalist Milliyetçiliğin Bulanık Suları adlı makalesinde belirttiği gibi Türk milliyetçiliği sürekli olarak konjonktüre bağlı/bağımlı olarak yeniden yorumlanmaya oldukça elverişli olmaya devam edecektir.
Pazar, Mart 25, 2007
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE ÖTEKİ KAVRAMI
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder