Pazartesi, Mayıs 14, 2007

hackney'den sevgilerle

türkiye'de solun tamamen paramparça olduğu dönemde ellerine bir harita alıp nerelere gitsem nerelerde barınsam psikolojisiyle hareket eden binlerce adam kadın bugün londra'da sabahtan akşama kadar çalışarak yeni bir shoptoshop kültürünün temellerini atıyorlar.Fakat o dönem türkiye'de sol namına bildikleri tek şey o bahçelere gömülen dört temel kitap bir de kommunist enternasyonel marşıyla sınırlı ,yani kısacası bu adamların o bol buharlı makınalardan sonra ağır sanayiye sonra da çiplere geçen "mavi yakalılarla" hiç miç alakaları yok çünkü bu adamların konfeksyonda düzenledikleri grevler dışında yine hiç mi hiç deneyimleri yok.Bu adamlar evet orada emlakçıların yüzünü güldürerek , yuppilerin egzotik tüketim alışkanlıklarına bol döner ve dansöz ekleyerek varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar, aslında tek onlar değil bunu başaran , pkk'ya mensubum diyen mhpliler ,yine pkk'yla sadece öcalan posterleri aracılığıyla tanışan ilkokuldan terk diyarbakırlılar,ve kırmançi dışında dilleri sadece food ve money'e dönen aleviler. Lewisham, Lambeth, Southwark, Croydon , Haringey, Enfield, Islington ve Hackney'de toplanan bu insanların hayatları hiç de öyle aslında ülkemizde gördüğümüz portatif radyo ve tespih satan kenyalı mültecilere benzemiyor.Çok standart bir hikaye bile onların yaşamında bizim o çok uzak olduğumuz kontrastları kavramımız için oldukça yeterli olabilir.Mesela Süleyman Kurt Gümüşhane'de evlenip daha sonrasında karısını ailesini bırakarak ikibin pound'a winterbattom'un in this world'ündeki sahnelerden hiç eksik kalmayan bol limanlı bol konteyner'lı yolculuklarla londraya ulaşıp kayınbabasıyla bir dönerci açıp üst katını da iki bulgar kadınla paylaşarak ayda bir geri memlekete dönüp iki haftada azami bir performansla dokuz ay sonunda dördüncü çocuğunun fotosunu cam kenarına iliştirip sokaktakilerle bir önceki geceki chelsea maçının kritiğini yapabilicek kadar mutlu ve umutlu bir hayat sürüyor.

Belki bu hayatların en çirkin taraflarını yine hep uzakta kalan veya uzakta kalmayarak bir kere bile birinci bölgeye geçemeyip ghetto patalojisine hapsolmuş metroyu ve ingilizceyi çözerek veya ucundan biraz olsun bilerek kimlik bunalımlarına sürükleniceklerine inanan kadınlar ve çocuklar yaşıyor.

Bu anlattıklarım kesinlikle ken loach'un üç kuşaktır londranın en güzel semtlerinden birinde süpermarket işleten bir pakistanlıyla katolik okulundaki piano hocası arasında geçen bol baharatlı damardan bir aşk hikayesi kadar zevkle tüketilebilicek hikayelerinden biri gibi değil .

Belki onlar hala evlerinde ibo şarkıları eşliğinde diyarbakırdan gelen isotlu kurufasulyelerini afiyetle yemenin bir ayrıcalık olduğunu düşünerek ayda bir göçmen bürosundan aldıkları maaş sayesinde dışarıya çıkıp londranın kendi dünyaları dışında bir şeyler vaad ettiğini hemencicik kavrayıp geri evlerine koşar adımlarla dönerek kendi dünyalarına sorun çekmeden adapte olabiliyorlar.Fakat bu insanların çocukları her gün o diğer çoğunlukla aynı ortamlarda sosyalleşmeye çalışıyorlar.Onların, babaları ve anneleri ve dantel örtülü sehpalarının üzerindeki türkiye fotoğrafları dışında bakmak zorunda oldukları başka başka yüzler ,ve gerçekler var.Ve onların herşeyin sonunda iki gerçeklik arasında kıvrınışlarına tanık olmak yine zadie smith'in white teeth'inden bir bölüm okumaya benzemiyor.Çünkü bu çocuklar sonunda hem aileleri hem de okul dışında mahellerinde adından bir haber oldukları devlet tarafından bir gün tek bir suçla tamamen dışlanıyorlar. Herşeyin sonunda onlar için en büyük şansızlık yine ne o dantelli örtülerin üstünde duran türkiye fotoğraflarının ne de sınıflarının duvarlarını süsleyen hyde park resimlerinin o küçücük kalplerinde hiç mi hiç bir aidiyet hissi yaratmaması.

Hiç yorum yok:

 
Clicky Web Analytics