Salı, Mayıs 15, 2007

bir gece ansızın gelebilirim

Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren ordunun toplumun hafızasına kazınan görüntüsü ,her türlü tehlike anında biraz daha netleşerek yerini korumaya devam ediyor.Bu görüntüyü arka plana atmaya veya daha farklı görüntülerle bastırmaya çalışan, her türlü kitlesel tepki eninde sonunda bulanıklaşmaya mahkum ediliyor. Bu mahkum ediliş oldukça ironik olarak ordunun savunduğu mitlerin (demokrasi bunların başında gelmektedir) birer birer yine ordu tarafından defalarca çiğnenmesiyle gerçekleştiriliyor. Ordu ,ülkenin geçirdiği her türlü buhranda , Kemalist Milliyetçi söylemi her defasında oldukça pragmatik bir şekilde farklı kesimlerin tüketimine sunup ,halkın Kurtuluş Savaşı ,Atatürk,Şehitler, Bayrak ve diğer bir çok mitsel öğeyle olan bağlantısını bir nevi sömürerek genişletmeye hatta gerekirse farklı şekillerde tekrar tekrar üretmeye devam ediyor.Toplumun bu üretimle eş zamanda oluşturduğu davranış kalıbı kısaca tehlike anlarında panikleyen ve bir kurtarıcı figurüne sarılma ihtiyacından öteye gidemiyor.Öyleki bu durumda ordunun gündeminde belirlediği bir numaralı tehdit olan "İslam"'ın kurtarıcı misyonunu bir anlamda ordunun da benimsediğini idda edebiliriz .Ülkemizde son zamanlarda izlediğimiz çatışmalar aslında ordunun diğer kurtarıcı figurunu ekarte ederek tek olmaya devam etme çabaları olarak özetlenebilir.

Cumhuriyet gazetesinin aylardan beri devam eden "Tehlikenin farkında mısınız " sloganları bir anlamda en son muhtırayla meşru bir zemin kazanmıştır.Ordunun internette yayınladığı son muhtıra cumhurbaşkanlığı seçimine veya AKP hükümetine verilmiş bir tepkiden öte kitlelere hatırlatmak istenen daha önce de bahsettiğim gibi "kurtarıcı " kimliğinin bir yansımasıdır.Bugün Türkiye'de hala askerin kendisine belirlediği rolde hiç bir değişme olmayışının sebebi ,yine kendine belirlediği bu kurtarıcı kimliğinin kitlelerce kolayca sindirilmesinden kaynaklanır.Gerçekleştirilen her darbe sonrası , egemen ideolojinin ana hatları hiç bir şekilde değiştirilmeden tehlikenin geldiği noktaya bakılarak farklı eklentilerle yeniden tüketime sunulur.12 Eylül askeri darbesinden sonra ordunun egemen ideolojiyi biraz daha genişleterek türk-islam sentezi olarak yeniden üretmesi ve daha sonra post-modern darbe olarak anılan 28 Şubat döneminde bu sentezin beklenilenden çok daha farklı sonuçlar vermesinden ötürü ,Atatürkçü Milliyetçilik üzerinden yeni bir öteki yaratma sürecine gitmesi bugün geldiğimiz noktayı nasıl değerlendirmemiz gerektiğiyle ilgili bize çok önemli ipuçları verir.Bugüne geri dönücek olursak Genelkurmay Başkanı'nın iç ve dış tehditlere yaptığı özel vurgular kesinlikle üzerinde durulması gereken konulardır.Ordu geçmişten bugüne tehditlerin varlığıyla hükümetler üzerindeki etkisini meşrulaştırmış . Bazen bu etki doz aşımına uğrayarak direk olarak hükümetlerin işlevlerini yitirmelerine sebep olmuştur.Ordunun halkın gözündeki imajının çoğunlukla koruyucu ve kurtarıcı olma dışına çıkmamasının en önemli sebebi Türkiye'de hiç bir alternatif söylemin kendini ordu kadar hiç bir şekilde halkla bütünleştirememesinden kaynaklanır.Ordu , koruyucu misyonunu üstlenirken basını bir çok siyasi partiden çok daha iyi kullanarak varlığının geçerli nedenlerini halka kanıtlamaya çalışır.Bu nedenlerin hiç bir zaman kuşku götürmez gerçeklikler olarak görülmesi ,bir anlamda yine ordunun siyasilerin görevleriyle karşılaştırılırsa oldukça gönüllü bir iş için varoldukları izlenimini vermesinden kaynaklanır.Bu tarz bir izlenimin sonucu olarakta,ordu Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren ,hiç bir partinin tam manasıyla kazanmakta başarılı olamadığı güveni tek başına kazanmıştır.
Ordunun Cumhurbaşkanlığı makamına verdiği önemi değerlendirirken bu makamın sembolik oluşunu unutmamamız gerekir.Genelkurmay Başkanı'nın basın açıklamasında da belirttiği gibi Cumhurbaşkanı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de başkumandanıdır.Burada bahsedilen başkumandanlık görevi ,her ne kadar cumhurbaşkanlığı gibi oldukça sembolik bir değer taşısa da , islamcı bir kişinin bu makamı bir nevi fethetmesi ordunun devletin bekası sorununu yeniden kullandığı bir fırsat olarak görülebilir.Ahmet İnsel'in 13 Mayıs 2007 tarihli yazısında bahsettiği gibi devletin ve rejimin sadece ordu tarafından sahiplenilmesi beraberinde dışlamayı da getirmiştir.Bu yüzden de Şerif Mardin'in merkez - çevre analizi bu günlerde artan kutuplaşmayı açıklamaya yönelik kullanılan en önemli kaynaklardan biri olmuştur.Bugün yaşananları değerlendirirken geçmişten kopuk bir şekilde değerlendirmek oldukça yanlış olucaktır. Çünkü gerek 1960 darbesi gerek 28 Şubat döneminin sebepleri ve sonuçları 27 Nisan muhtırasıyla paralel bir çok ortak özellik göstermektedir fakat aynı zamanda çok ince bir çizgide de ayrılmaktadırlar.1960 darbesi Demokrat Parti'nin orduyu çok fazla ciddiye almaması sonucunda önlenemememiştir .AKP'nin iktidar olduğu müddet boyunca askerle dengeli ilişkiler kurmak için çaba sarf etmediğini söylememiz yanlış olur.Yine İnsel'in yazısında belirttiği gibi" Türkiye'de bütün sivil siyaset yapıları ,tutum strateji ve ideolojilerini derinden etileleyen bir ordu faktörünü yaşamları boyunca kaile almak zorundadırlar."Akp 28 Şubat süreci sonrası edindiği deneyimlerle işte tam da İnsel'in bahsettiği gibi ordu faktörünü hiç bir zaman göz ardı etmemiştir.Fakat aynı zamanda Amerika ve Avrupa'dan aldığı destekle askerin siyasetin bir parçası olma fikrine sıcak bakmadığını her fırsatta belirtmiştir.

Son bir kaç aydır hükümete karşı artarak devam eden sivil gösterilerde kitlelerin Perihan Mağden'in de 13 Mayıs 2007 tarihli yazısında belirttiği gibi savunduğu şey " ne şeriat ne darbe" söylemi değildir bunu savunan kişilerin bu mitinglerde orduyu yine daha önce belirttiğim gibi "kurtarıcı" olarak algılıyor olması ,tesadüf eseri oluşmuş bir durum da değildir.Türk Silahlı Kuvvetleri'nin her fırsatta iç tehdit unsuru olarak topraklarımızdaki irtica potensiyelinin her geçen gün arttığına yönelik beyanatları ve son yayınlanan muhtıra kitleleri harekete geçirmeye yetmiştir.Fakat burada dikkat etmemiz gereken nokta Gökhan Özgün'ün 13 Mayıs 2007 tarihli yazısında da belirttiği gibi ordunun kendisiyle benzer görüşte olan sokaktaki yandaşlarını ,onların sivilliğini ,sivil gücünü açıkca hiçe sayarak sistemi ve demokrasiyi ehemiyetsizleştirmesidir."Özgün'ün bakış açısının tam tersi olarakta kitlelerin orduyu "kurtarıcı" olarak algılayışı da aslında bir anlamda yapılan gösterilerin ve kitlelerin demokrasiye atfettiği değerin ne derece bulanık olduğunuda söyleyebiliriz. Sonuç olarak bugünkü durumu kısaca özetleyecek olursak Mehmet Demir'in tek bir cümlesi yeterli olucaktır."Türkiye aslında askerin gölgesinde demokrasicilik oynamaya devam etmektedir."

Hiç yorum yok:

 
Clicky Web Analytics